Pazartesi, Şubat 19, 2007

Türkiye Kyoto'yu İmzala!

Geçen hafta izleme imkanı bulduğum Uygunsuz Gerçekler filmi hakkında, bugün Vatan Gazetesi'nde gözüme çarpan bir yazı, beni Küresel Isınma kadar, Türkiye'nin küresel ısınmaya bakışı ve tutumu açısından bir defa daha düşündürdü.
Gazete yazarlarından Ruhat Mengi'nin, "biz kavrulmadan, paçamız tutuşmadan hiçbir olayı ciddiye almayız" deyişi ile koca sinema salonunda sekiz kişi olduğumuzu hatırlayarak, Türkiye yanıp tutuşmadan küresel ısınmayı ciddiye almayacağımız konusunda yazarla hem fikir oldum.

16 Şubat Cuma, Türkiye'nin henüz imzalamadığı Kyoto Protokolü'nün yürürlülüğe girişinin ikinci yıldönümü idi.
Popüler konularda rekor kırmayı seven ülkemiz, 1990-2004 yılları arasında sera gazı salımlarını 170 milyon tondan, %110 artış ile 357 milyon tona çıkararak, gerçek bir rekor kırmıştır. Bu rekor ile öğünemeyen, gelecek nesilleri küresel ısınmanın neden olacağı felaketten korumak isteyen, ülkemizin bazı duyarlı insanları Türkiye Kyoto'yu İmzala! sloganı ile bir imza kampanyası başlatmışlar. Eğer bu konunun önemli olduğunu düşünüyor iseniz, bir iki dakikanızı ayırıp, bu kampanyaya katılmanız oldukça önem taşımaktadır.
Konuya daha fazla ilgi duyanlar için bir de yarışma düzenlenmiş. BBC'deki bir habere göre Virgin şirketinin patronu Sir Richard Branson, atmosfere karışan karbondioksitin temizlenmesinde en başarılı yöntemi bulan kişiye tam 25 milyon ABD doları vaad ediyor.
Ancak adayların, atmosferden yılda en az bir milyar ton karbonu temizleyecek öneriler getirmeleri şart koşuluyor.

Salı, Şubat 06, 2007

Hayatımızdaki Devler...

Çocuğunuzla ayakta yanyana dururken hiç farkettiniz mi, yüzümüzü görmek için ne kadar yükseğe bakmaları gerekiyor?
Kendimizi çocukların yerine koysak da bir hayal etsek.. Bizi doyuran, seven, bazen kızan, üstümüzü başımızı temizleyen birileri olsa ve bunlar bizim en az iki katımız yüksekliğinde olsalar... Sevilirken iyi ama bize kızılırken ne korkunç olurdu halimiz.. Ellerimizi tutan bazen şşştt diye işaret parmağıyla bize kızan eller, bizimkilerden iki kat büyük olsa rüyalarımıza girerdi uyarılmalarımız... Su bardağımız bile ancak iki elimizle taşıyabileceğimiz kadar büyük, ve başımızın hizasındaki bir masada olsa, masanın diğer ucunu da göremesek ayrıca, oturmak istediğimiz koltuk göğüs hizamızda olup, oturmak istediğimizde büyük bir eforla adeta tırmanmamız gerekse, kapı kolları başımızdan bile yukarıda, basamaklar diz hizamızda olsa ve herbir basamak ancak iki adım yürüyerek bitirilebilse, bir topu iki elimize sığdıramasak, aynada kendimize baktığımızda yanımızdaki kişinin ayaklarını görebiliyor olsak sadece ve bu ayaklar bizim diz boyumuz büyüklüğünde olsa ve daha nice aşağılık hissine kapılacağımız durumlarda varlığımızı sürdürmemiz gerekiyor olsa idi nice olurdu halimiz...
Böylece biz çocuklarımız için devasa, erişilmesi güç ve belki de kafalarındaki en güçlü yaratıklarız... En korkusuz ve en güçlü... Bir yerlerde okumuştum, belli bir yaşa kadar, belki de sonsuza kadar çocuklar, anne-babalarının herşeyin üstesinden gelebileceklerini düşünürmüş. O yüzden korkulu rüya gördüklerinde, "ben o hayaleti kovaladım, bir daha gelmeyecek", "o canavarı yok ettim sen korkma" gibi telkinlerimize yürekten inanırlar ve anne-babalarının korkusuzluğuna ve gücüne sonsuz güven duyarlarmış. Küçükken kafalarda oluşan bu inanışlar, belki de sonsuza kadar sürermiş dedik ya.. Gerçekten de insanın ömrü boyunca, başı dara düştüğünde desteği anne-babasının yanında araması da onların herşeyin üstesinden gelebileceğine duyulan sonsuz güven ve inancın bir işareti değil midir? Çocuklarımız ne kadar büyürse büyüsün kafalarındaki anne-baba imajlarına ömür boyu layık olabilmemiz ve onları hayal kırıklığına uğratmamamız dileğiyle...