Çarşamba, Mart 14, 2007

KYOTO insanlığı kurtarma için mi yoksa AB ülkelerinin ticaret hacimlerini arttırmak için yapılan bir antlaşma mı?

Önce size Ata'mızdan bir söz hatırlatmak istiyorum "İlim Tercüme ile değil Tetkikle yapılır", 1932 yılında söylediği bu sözden sonra da 1933 yılında üniversite reformuna gitmiştir ama değişen bir şey yok. Hayatında denizlerden tek bir örnek almamış ve tek bir analiz yapmamış insanlar halkı yanlış yönlendirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. İklim bilimi; Jeolojik, Biyolojik, Kimyasal, Fiziksel Oşinografi ile Astronomi ve Meteoroloji bilimlerinden oluşan çoklu bir disiplindir. Hobi olarak yapılamayacak kadar da ciddi.
Dünyadaki gelişmiş ülkeler şu anda neye hazırlanıyor? Küresel ısınmaya mı yoksa küresel soğumaya mı?
Avrupa'da 1986 ile 2003 arası hiç nükleer santral yapılmadı. Hatta bizim basınımızda artık dünyada nükleer santral yapılmayacak diye haberler de çıktı. Ancak 2003'den sonra Avrupa Ülkeleri birden nükleer santral yapımlarına başladılar ve halen 11 adet nükleer santral yapım aşamasında (Türkiye enerji kurumu). Peki ne oldu da birden Avrupa'da 11 dünyada da 29 tane birden yapılmaya başlandı ve Bush, 104 tane nükleer olan Amerika'da yeni nükleer santralardan söz etmeye başladı?
Ben 7-8 yıldan beri derslerimde, 2025'den sonra "mini küresel soğuma" dönemine girme olasılığımızın çok yüksek olduğunu anlatırım. Ve şu an tüm gelişmiş ülkeler işte bu döneme hazırlanıyor ve açıkca da deklare ediliyorlar. Financial Times, Ocak 17, 2003; "Önümüzdeki yıllarda beklenen "extreme cold" dönemi için Finlandiya Nükleer santral yapma kararı almıştır. Söz konusu dönemde yağışların çok düşeceği ve daha da kötüsü barajların donma ihtimaline karşı enerjisinin %50'sini hidroelektrikten sağlayan Finlandiya Hükümeti bu nedenle nükleer santral yapma kararı almış ve halkı da buna destek vermektedir".
Finlandiya küresel ısınma nedeni ile BM'nin raporunun altına imza atanlardan. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.
Ayrıca bu konuda 2004 yılında yayınlanan Pentagon raporu da vardır ama bizim basında pek yer bulamamıştır??
1- Acaba gerçekten KYOTO protokolünü hazırlayan ülkeler Karbondioksitin azalmasını istiyorlar mı ya da inanıyorlar mı?
1- GAP projesi gerçekleştirdik; 30 milyar dolar harcadık ve tek kuruş kredi vermediler (karbon emisyonunu azaltacak, yani temiz enerji için kredi yok, şimdi de AB'ye girmek için ön koşullardan birisi olarak, bu suların yönetimini el koymak istiyorlar)
2- Ulaşımımız neredeyse tamamen (%90) kara taşımacılığına bağlı, otoyola kredi var, Demiryollarına yok, (yani karbon emisyonunu azaltacak projelere kredi yok)
3- Ama Termik santrala kredi var (yani karbon emisyonunu arttıracak projeye kredi var). 2004 yılında Mersin'de termik santral açıldı. Dünyanın en kötü ve etrafına en çok zarar veren enerji ünitesi olan termik santrale, KYOTO antlaşmasının bayrağını elinde taşıyan Almanya kömürünü Kolombiya?dan almak şartıyla neden kredi verdi?. Çünkü Kolombiya'nın Almanya'ya borcu var ve kömüründen başka da satacak bir şeyi yok (basından). İlginç, yani gelişmiş ülkelerin işlerine gelince bu korkunç ve iklimleri değiştiren gaz "cici gaz" oluyor.
4- Dünyanın en zengin jeotermal kaynaklarına sahip ülkesiyiz. Yerel basında bir ara Balçova ve civarının jeotermalle sağlanabileceği yazıldı. AB ülkeleri neden bunu kullanmamız için baskı yapmıyorlar? Jeotermal dünyanın en güzel enerjisidir.
Vs. vs. vs.
Kyoto Antlaşmasının, halen 189 ülkenin imza attığı bir "İYİ NİYET" çerçeve bölümü vardır bir de "YAPTIRIM" bölümü. Biz bu antlaşmanın "iyi niyet" kısmına 2004 Mayıs'ta imza attık. Ancak yaptırıma imza atmadık. Yaptırım kısmından ilk sorumlu ülkeler OECD ülkeleridir. Yani Japonya ve AB dışında, ABD, Kanada, Türkiye, Avustralya öncelikli ülkeler kısmına giriyor. Diğer ülkeleri ayni Çin, Rusya vs bu ilk dönemde bir şey yapmak zorunda değil.
Bu ülkelerden AB ve Japonya (halen sessiz) dışındakiler zaten imza atmadılar. Peki karbon emisyonunu indirmeyi kabul eden AB ülkeleri ne durumda; Almanya ve İngiltere dışında diğer AB ülkelerini toplam olarak ele aldığımızda, 2008 ve 2012 arasında halen 1.720.000 ton olan emisyonlarını 1.730.000 tona çıkarıyorlar. Hani bu gaz ölümcüldü?? Peki Almanya ve İngiltere ne kadar indiriyor? İndirmelerine rağmen hala Türkiye'nin 3 katı atmaya devam edecekler. Ya, bu atmosfer ortak değil mi? Neden onların benden 3 kat daha fazla Karbon atmaya hakları var?

(Kaynak: Prof.Dr.Hasan Sarıkaya, Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı)

Dünya rakamlarına baktığımızda ABD, Çin, Japonya, Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere zaten %70'den fazlasını atıyorlar. Yani dünyada 7-8 ülke sera gazlarının %70'inden fazlasını atmosfere bırakıyorsa, bu ülkelerin kendi aralarında bu konuya çözüm getirmesi gerekmiyor mu? Bizim gibi ülkelerin bu protokolde işi ne? Ya da neden bir an önce bu protokolü imzalamaya zorlanıyoruz.
2- Neden karbon seviyesi 1990 yıllardaki seviyeye düşürülmek isteniyor, bu yılların özelliği nedir? CO2 gazı, dünyada 180 ile 2000 ppm'ler arası değişen bir gaz.
3- Emisyonlarda Almanya %20 dahi indirse bile hala bizim 3 katımızı atıyorlar? Emisyon hacmi diğer OECD ülkelerine göre ¼, dünyaya göre de ortalamaların altında olan Türkiye niye imza atsın?
Kyoto yürürlüğe girdikten sonra (biz de imzalayacağız, buna inanıyorum, çünkü STK'larımız bu konuda muhteşem çalışıyor???), gelişmiş ülkeler, fakir ülkelere teknik yardım yapacaklar. Tabi bu teknik yardım teknolojik yardım adı altında olacak. Örneğin, eğer biz yaptırıma imza atarsak bizim ilk anda harcayacağımız para belki 10 belki de 20 milyar dolar olacaktır. Peki bu para nereye gidecek, tabi ki teknolojik yardım adı altında diğer ülkelere. Yani aslında ortada çok büyük bir pasta var.
Gerçi şu an bir yaptırım ile karşı karşıya değiliz ama, bir an buna taraf olduğumuzu kabul ediyorum;
Peki o zaman neden biz emisyon hakkımızı termik santral yaparak (yaptırtılarak) harcıyoruz ya da doğal gaza harcıyoruz. Onların yerine hidroelektrik santrallarına önem verelim, nükleer santrallar yapalım (Gerçi gönül, rüzgar ya da güneş gibi çok daha temiz enerji istiyor ama şu anda teknoloji bunlardan "doyurucu" enerji elde etmek için yeterli değil, ayrıca tüm enerjiyi doğaya bırakamazsınız, mega yanardağlar patladığında dünyada en az 7-8 yıl güneş olmayacak, yağış olmayacak (çok çok çok az olacak). Emisyon hakkımızı da örneğin çimento sanayinde kullanalım, çelikte kullanalım, ya da başka sanayilerde. Yani, hem kömürü hem de doğal gazı ithal ediyoruz, bir de üstüne CO2 emisyon hakkımızı azaltıyoruz. Halen Türkiye'de enerjinin %70'i ithal yakıttan elde ediliyor (dünyada birinciyiz). Özetle iki taraflı kaybedeceğiz. Hem fosil yakıt almak için para ödeyeceğiz hem de emisyon hakkımızı kaybedeceğiz, ya da diğer sanayilerde kısıntıya gideceğiz. Ayrıca Termik Santraller (Yatağan faciası hala gündemde, etrafında canlı bırakmadı, her şeyi zehirledi) yalnızca emisyon açısından değil ekoloji için de tam bir facia. Türkiye'de taşımacılığın da %90'ı karadan yapılıyor, yani emisyon arttırıcı önemli bir faktör ile? Neden AB bir an önce demiryollarına ve denizyollarına yönelmemiz için baskı uygulamıyor. Dünyanın en zengin jeotermal yataklarına sahibiz, neden AB bunları devreye sokmamız için baskı yapmıyor?
Özetle şunu söylemek isterim: Eğer gerçekten dünyada iklimin insanoğlu nedeni ile değiştirildiğini iddia ediyorlarsa, ve bu değişime Çin, Amerika, Rusya ve Almanya gibi 8-10 ülke neden oluyorsa, neden bizleri de bir masa etrafına topluyorlar?
Ve biz emisyon azaltmak için, %72 emisyona sahip enerjiden vazgeçemeyiz. Geriye %28 kalıyor. Taşımacılık da %13 civarında, ilk etapta bundan da vazgeçemeyiz (demiryolları yapmamız lazım, en az 3-4 bin km ama Türkiye engebeli bir ülke, engebeli arazide, tüneller vs. nedeni ile 1 km demiryolu maliyeti 2.5 milyon dolar civarında, inşaatçılar daha iyi bilir), yani ilk etapta çok zor. Peki sanayiden demir çelik mi yoksa çimentoyu mu devre dışı bırakalım, ya da küçük sanayi mi kapatalım? İndirecek olacaklarına karşın hala bizden 3 kat daha fazla atan Almanya ve İngiltere dışında kimsenin umurunda olmayan bir antlaşmaya neden imza atalım?
Ancak, tüm ülkeler bir araya gelir ve kişi başı bir emisyon hacminde anlaşırlarsa tabi ki atalım.
Doç.Dr.Doğan YAŞAR
Dokuz Eylül Üniversitesi, Deniz Bilimleri

1800?lü yıllardan sonra başlayan sanayi devrimi?????

Küresel ısınma ile yapılan konuşmalara hep 1800 lü yıllardan sonra diye başlanır. Çünkü, "ellerine verilen İncil 'lerle idare edilen ve bilimden uzak olan" insanları kandırmak için böyle başlanması gerekir. Aşağıdaki şekilde gördüğünüz gibi 1000 li yıllarda "sıcak" bir dönemi 1800 lü yıllarda da bir "mini buzul dönemini" görürsünüz. Yani 1800 lü yıllardaki sıcaklık 1000 li yıllara göre zaten 0.6-0.7 derece düşmüş durumdadır. Sıcaklıkların düşüş nedeni ise güneş patlamalarının, alansal ve sayısal olarak, çok azalması ve Tambora yanardağıdır. Ve ayrıca 1850 li yıllardan sonra yapılmaya başlanan aletsel ölçümler yerine "ortalama" sonuçlara göre bile. Çünkü biz oşinograflar 1850 li yıllardan önceki değerleri en az 20 yıllık bir ortalama olarak verebiliriz, Bu ortalamalar daha önceki yıllara gidildikçe de artar . Yani şu an geçmiş ile karşılaştırma yapmak için en az son 20 yıldaki değerlerin ortalamasını kullanmak durumundayız. İklimsel değişiklik demek de en 20 yılın ortalamalarında olan değişiklik demektir.
Çünkü iklimler hep değişir. Yani, ya "küresel ısınma" ya da "küresel soğuma" içinde olması gerekir. Eğer sabitlenirse bilin ki dünyada yaşamın sonu gelmiştir.

Şimdi aşağıda IPCC?nın şeklini görüyorsunuz. 3 büyük tuhaflık var.
1- Referans olarak IPCC verilmiş. Bilimsel bir grafikte "isim" olur "komisyon" değil
2- Neden 1961 ile 1991 değerleri baz olarak alınmış? Neden 2000?e kadar olan yıllar yok?
3- Neden yalnızca Kuzey Yarımküre? Küresellikten bahsederken.
Doç.Dr.Doğan YAŞAR
Dokuz Eylül Üniversitesi
Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü

Doç.Dr.Doğan Yaşar'ın Yanıtı

1 Mart tarihli, "Kyoto protokülünü imzalama!(Karşı görüş)" başlıklı yazıma Doç.Dr.Doğan Yaşar bir eposta ile yanıt verdi.
6 Bölümden oluşan yanıtını bu blog'da yayınlamaya çalışacağım.

Pazartesi, Mart 12, 2007

Vikipedi 50,000 maddeyi geçti!

Perşembe, Mart 01, 2007

Kyoto protokülünü imzalama! (Karşı görüş)

Bu hafta başında bir kaç arkadaşımızdan yukarıdaki başlığı taşıyan yorumsuz epostalar aldık. Böyle bir talihsiz yazı neden yorumsuz gönderilip, bir bilim fakirinin yazdıklarına paye verilir anlayamıyorum.
Doç.Dr.Doğan Yaşar nasıl bir bilim adamıdır da böyle bir çevre sorunu karşısında ülkemizi umursamazlığa davet etmektedir?
"Cunku kuresel isinma arttikca kuresel yagis miktari da artar. Bu konuda calisanlar zaten dunyanin en basit olan bu kurali bilir.'' diyen doçentimiz neden acaba yağışların bölgelere dengeli bir şekilde dağılarak artmayacağını, buna karşın gelişi güzel yoğunlaşmalar ile sel ve fırtına şeklinde gerçekleşeceğini söylemez?
Onlarca yıldır ölümcül bir sel felaketi yaşamayan Güneydoğu Anadolu, neden Kasım 2006'da böyle bir sel felaketi yaşamıştır?
Nasıl binlerce canlı türünün yok olmasına umursamaz kalmayı düşünebiliriz ki?
Çarpıtılmış maliyet tabloları ile caydırıcı olmaya çalışanlar neden sağlanabilecek milyarca dolarlık tasarruftan bahsetmezler ki?
Petrol tüketimimizde sağlanabilecek %10'luk tasarruf, Türkiye'nin 11 milyar doları aşan petrol ithalatından, 1 milyar doları aşan tassarruf anlamına gelir.
Petrol ihtiyacımızın %20'sini biyoyakıtlardan karşılayacak olsak, 2 milyar dolarlık bir ekonomi yaratır ve onbinlerce kişiye iş imkanı yaratırız.
Türkay arakadaşımızın gönderdiği bu Selçuk Erdem karikatürünün anlattığı gibi, bütün türleri yok edip, insan (?) insana (??!) kaldığımızda, doğayı kirletmemek için harcamaktan kaçındığımız milyarlarca dolara bakar, kendimizle gurur duyarız.